05 Eylül 2013

RADYASYONLU OKULLAR AÇILIYOR!!!

Öğretmen ve Öğrencileri Bekleyen Kanserojen Tehlikesi: Radyasyonlu Okullar
Atalay Girgin*


İnsan hayatına ve sağlığına gösterilen hassasiyetin dinsel temelli ve saplantılı siyasal-ideolojik söylem ve düzenlemelerden, ekonomik ve askeri kaygılardan, manipülatif amaçlı kanunlardan öteye gitmediği toplumlarda, radyasyonlu okul gibi uygulamalar bir turnusol kâğıdı işlevi görür: İnsan hayatını ve sağlığını korumanın ilkesel olup olmadığını açığa çıkarıveren.

Kadını ve erkeğiyle, çocuğundan gencine ve yaşlısına toplumun her kesiminin sağlığını koruma görevinin olduğunu ileri sürerek, alkol ve sigara konusunda düzenlemelere girişenler, bu yaklaşımın kendileri için ilkesel bir değerinin olmadığını bir kez daha ortaya koymaktalar. Önceliklerini, insan hayatı ve sağlığını her koşulda koruma ilkesinin değil, dinsel temelli saplantılı / hastalıklı / yanılsamalı siyasal-ideolojik kabullerin belirlediğini sergilemekteler. Bunun en son ve tipik örneği; Fatih Projesi adı altında, şatafatlı bir biçimde kamuoyuna sunulan radyasyonlu sınıflar ve radyasyonlu okullardır. 


Radyasyonlu okullar, kamuoyunda ve basında Fatih Projesi adıyla bilinmekte, ne var ki adı telaffuz edilmemektedir. Buna bağlı olarak da akıllı tahta ve öğrencilere dağıtılacak olan tablet bilgisayarlar bağlamında, genellikle iktidar yandaşı kesimlere dağıtılan / dağıtılması olası rant haberleriyle gündeme gelmektedir. Ancak asıl can alıcı sorun gözardı edilmektedir. Bu sorun, ilköğretim birinci ve ikinci aşamadaki çocukların, ortaöğretimdeki gençlerin ve öğretmenlerin hayatı ve sağlığıdır. Söz konusu projenin uygulamaya geçmesiyle birlikte milyonlarca öğrenci ve yüzbinlerce öğretmen risk altına sokulacaktır. Ve bu tehlike artık kapıdadır.

Radyasyonlu okulların bu eğitim öğretim yılıyla birlikte hızla yaygınlaştırılacağı bilinmektedir. Her sınıfta bir akıllı tahta, en az otuz tablet bilgisayar olacaktır. Bunlar gün boyu, okulun türüne ve aşamasına göre 40-45 dakikalık süreler halinde 5-6-7-8 ders saati çalışacaktır. Bunun en basitinden, kısaca anlamı şudur: Sınıf ortamı Radyo Frekans (RF) radyasyonuyla kaplanacaktır. Yani her sınıf, birer RF radyasyonu alanına dönüşecektir.


Bu sınıflardaki öğrenciler ise doğrudan çocuklardır. Oysa ilköğretim birinci ve ikinci aşamadaki ve ortaöğretimdeki çocuklardan oluşacak sınıflarda RF radyasyonun özgül soğurulma oranı (SAR) üzerine, uzun erimli hiçbir çalışma yapılmamıştır. Ne sağlık bakanlığı başta olmak üzere devletin herhangi bir bilimsel kuruluşunun ne de uluslararası bilimsel kuruluşlardan herhangi birinin elinde bu konuda yapılmış ve olumlu referans oluşturacak bir çalışma vardır. Milli Eğitim Bakanlığı, hiçbir ölçüm yapılmamış, dolayısıyla ellerinde olumlu bir değer oluşturacak herhangi bir sonuç olmamasına rağmen, öğrencileri ve öğretmenleri RF radyasyonlu sınıflara mahkûm etmeye çalışmaktadır. Oysa böylesi bir uygulama, tabiri caizse öğrenci ve öğretmenleri, Nazilerin Yahudileri gaz odalarına kapatması gibi, RF radyasyonlu sınıflara kapatıp hastalanmalarını, ağır ağır ölmelerini ya da sakat kalmalarını beklemektir.

Sıfatına statüsüne, etkisine yetkisine bakılmaksızın, hangi hastalıklı zihnin ürünü olursa olsun, bu kabul edilebilecek bir durum değildir. Hiçbir velinin, çocuğunun bu sınıflarda ders görmesini isteyeceğine, öğretmen sıfatını hak eden hiçbir öğretmenin bu uygulamayı kabul edip öğrencileri bu sınıflara zorla sokacağına ihtimal verilemez. Elbette bunun iyi niyetli bir ifade ve temenni olduğunun da bilincindeyim. Çünkü her ülkenin her toplumun Hitleri de Hitlercikleri de onların karşısında “ölü yıkayıcının elindeki ölü kadar itaatkâr olmanın” erdemlerine inanan Eichmannları da vardır. Hele hele “yalnızca yasaların gereğini”1  yaptığını, hükümetin ve üstlerinin emirlerine uyduğunu söyleyerek kendisini savunmaya, masum göstermeye çalışacak Eichmanların sayısı hiç de azımsanmayacak denli çoktur. Bunu anlamak ve öğrenmek için de tarihin tozlu sayfalarında araştırma yapmaya, fazla ötelere gitmeye gerek yok. Baktığını gören, gördüğünü anlayabilenler için 12 Eylül’e, işkencehanelerdeki polislere, Mısır’da yaşananlara, Gezi olaylarında olup bitenlere göz ucuyla bakmak bile yeterli, arif olanlar için…


Ancak RF radyasyonlu sınıflar, bir başka deyişle radyasyonlu okullar söz konusu olduğunda, velilerin çocuklarını, öğretmenlerin kendilerini ve öğrencilerini düşünerek Eichmann kadar onursuzlaşıp yüzsüzleşmeyeceklerine inanmak istiyorum. Çünkü Elektro Manyetik (EM) Alanlar ve RF radyasyonuna ilişkin olumlu bir sonuç yoksa da bunun aksine, olumsuzluğunu dile getiren yerli ve yabancı kuruluşların, ilgili kişilerin çalışma ve raporları, kör parmağım gözüne misali birçok yerde mevcuttur. Örneğin, Gazi Üniversitesi, Gazi Non-İyonizan Radyasyondan Korunma Merkezi-GNRK’nın hazırladığı rapor2 bunlardan biridir.

GNRK Raporundan Satırbaşları

GNRK’nın raporunda RF radyasyona ilişkin çarpıcı ifadeler yer almaktadır. Rapora göre, “Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC – International Agency for Research on Cancer) 2004 yılında ELF manyetik alanları, 2011 yılında ise RF radyasyonu 2B sınıfı olası kanserojen sınıfına almıştır”.

RF radyasyon alanının yalnızca kanserojen etkisi yoktur. Aynı zamanda, “değişik biyolojik etkilere neden olduğunu gösteren çok sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmalar çeşitli kanser türleri, lösemi ve lenfoma, kan beyin bariyeri geçirgenliğinin artması, beyin sıcaklığının, hücre ve DNA sentezinin artması, üremede azalma, kromozomal bozulmalar, beyin elektriksel aktivitesinin (EEG), kan basıncının artması, davranış bozukluğu, çocuklarda öğrenme güçlüğü gibi pek çok etki”si de vardır.

GNRK’nın raporunda, “Radyo frekans radyasyonun çocuk ve yetişkin beyinlerinde nasıl soğurulduğuna dair yapılan çalışmalarda çocuklarda % 80 daha fazla RF soğurulduğu bulgulanmıştır. Çocuk ve bebek kafatasının yetişkinlere göre daha farklı olması ve beyin iletkenliklerinin de daha yüksek olması sebebiyle beyin dokularının EM alanlara yetişkinlere göre daha hassas olduğu açıklanmıştır.” ifadelerine yer verildikten sonra, konumuzla ilgili şu önemli soru sorulmaktadır: Fatih Projesi kapsamında okullarda bütün çocuklara tablet bilgisayar verileceği belirtiliyor. Bu kadar bilgisayarın okullarda yaratacağı manyetik alan çocuklar üzerinde nasıl bir etki yaratır?
Raporun bu konudaki öncelikli yanıtı şudur:  Elektromanyetik kirlilik, sigara kullanımı gibi  her yeni elektromanyetik alan kaynağı kullanımı  ile birlikte artacaktır. Ortamda bir tablet bilgisayarın wi-fi yani kablosuz internet bağlantısı ile yaratacağı kirlilik, örneğin 30 öğrenciyi barındıran bir sınıfta daha yüksek olacaktır.   Sınıfların mevcudiyeti arttığında, öğrencilerin maruziyet seviyesinin de artışı söz konusudur. Ayrıca tabletlerin sayısına bağlı olarak kullanılacak wi-fi sistemlerin de güçlenmesi gerekecektir. Ortamda gözle görülemeyecek yoğun bir elektromanyetik kirlilik olacağı yadsınamaz. Lakin alan değerlerini elektromanyetik kirlilik – alan ölçümü gerçekleştirmeksizin tartışmak mümkün olamaz.
Bunun anlamı, yukarıda da değindiğimiz gibi, yoğun bir radyasyon ortamının olacağı, ancak bunlara ilişkin bilimsel anlamda herhangi bir “alan ölçümü”nün yapılmamış olduğudur. Öğrencileri ve öğretmenleri bekleyen öncelikli tablo budur.
Raporda altı çizilen noktalardan biri de şudur: Fatih Projesi kapsamında öğrencilere dağıtılması planlanan tabletlerin etkileşeceği Wi-fi sistemler de cep telefonları, baz istasyonları, evlerde ve iş yerlerinde kullanılan kablosuz telefonlar gibi birer RF – Radyo Frekans radyasyon kaynağıdır ve RF alanlar 2011 yılından itibaren 2 B sınıfı olası kanserojen olarak tanımlanmıştır. Bu sınıflandırma RF alanların beyin tümörü oluşum riskini arttırdığına dair çalışmalara dayandırılmıştır.
Ancak “Bir cep telefonu maruziyeti ile onlarca tablet kaynaklı elektromanyetik alan maruziyetinin karşılaştırılması uygun değildir.” denilerek, bir akıllı tahta ve 30 tablet bilgisayarın bulunduğu bir sınıftaki ortamı mukayese etmenin de “uygun” olmadığının altı çizilmiştir. Çünkü her gün 40-45 dakikadan 7-8 ders saati RF radyasyona maruz kalmakla, bir cep telefonunun etkisine maruz kalmak aynı değildir. Dahası, otuz tablet bilgisayarın aynı anda çalışması ortamdaki RF radyasyon oranını çarpan etkisiyle arttırıp yoğunlaştıracaktır. Buna bağlı olarak da bireysel anlamda SAR, yani özgül soğurulma oranı artacaktır.
Peki, ne yapılmalı? Bu konuda GNRK’nın önerisi “İhtiyat ilkesi”ne göre hareket edilmesidir: İhtiyat ilkesi, bir ajanın tamamıyla güvenli olduğu kanıtlanıncaya kadar o ajana karşı zararlıdır yaklaşımı yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Yani İhtiyat ilkesine göre, zararsız olduğu kanıtlanmadan, gelişimleri devam eden çocuklarımıza 2 B sınıfı olası kanser yapıcı olarak Uluslararası Kanser Araştırma Ajansınca açıklanan bir kaynağı vermek çok sakıncalıdır.
GNRK’nın söyledikleri açıkça şu anlama gelmektedir. Fatih Projesi adı altında yürütülen ve tüm okulları birer radyasyon alanına dönüştürecek ve hem öğrencileri hem de öğretmenleri RF radyasyonuyla baş başa bırakacak bu süreçten vazgeçilmelidir. Çocuklar risk altına sokulmamalıdır.
Bu bölümü, bitirmeden önce GNRK raporundan şu satırları da okuyalım: 10 yıl sonra RF alanlar için IARC 1. derece kanserojen açıklaması yaparsa, geçmişte çocukların yaşadığı maruziyetin faturası kime çıkarılacaktır?  Sağlık Bakanlığı’nın ve biz sağlık çalışanlarının ilk aşamada görevi, var olan sağlık durumunu korumaktır. Olası kanserojen olarak tanımlanmış olan RF alan kaynağını çocuklara vererek, onların sağlığını korumak yerine risk altına almış oluyoruz.
Bu risk kâr zarar riski değildir. Bu risk insan hayatına, bir toplumun gelecek nesillerinin hayatına ilişkin bir risktir. Bugünden harekete geçmeyen hiçbir veli, hiçbir öğretmen ve öğrenci, yarın bunun hesabını sorabilecek bir tek sorumlu bile bulamayacaktır. Çocukların, öğretmenlerin, öğrencilerin yaşamını, rant uğruna RF radyasyon riski altına sokan aklı evvellerin çoğu ölüp gidecektir. Kraldan çok kralcı kesilerek Eichmannlaşanların birçoğu ise kuyruklarını bacaklarının arasına alıp sıvışacaktır. Dolayısıyla ne yapılacaksa bugünden yapılmalıdır.
Sorunun insan hayatı, bir toplumun gelecek nesilleri olduğu yerde hiçbir şey geleceğe, yarına havale edilemez. Bu noktada hem öğretmenlerin, hem velilerin hem de öğrencilerin omuzlarına büyük bir sorumluluk ve görev düşmektedir. Bu üçlü, bir dayanışma içinde ve sorumluluk bilinciyle davranmak zorundadır. Başat görev ise öğretmenlerin ve velilerindir. Buraya eğitim sendikalarını da ekleyebilmeyi çok isterdim. Ne yazık ki şu ana kadarki tutum ve davranışlarıyla, RF radyasyonlu okul ve sınıflar konusunda, insan hayatını, çocukların / öğrencilerin ve aynı zamanda üyeleri olan öğretmenlerin sağlığını önceleyen, kayda değer bir adım atmadılar. Zaten içlerinden iktidarla aynı yastıkta kocamaya yemin etmiş biri, utanmazlığı, pişkinliği, yüzsüzlüğü ve ona yaltaklanmalarıyla çoktan Eichmannlaşmış durumda. Umarım diğerleri tez uyanırlar, kış uykusundan…
Öğretmenler ve Veliler Ne yapmalı?
Bu başlık altında hiç kimseye akıl vermeye, herkes için konuşmaya haddim ve gücüm olmadığını bilerek, naçizane düşüncelerimi, önerilerimi paylaşmak istiyorum. Tek tek şu diye gösterilebilecek hiç kimseden bunları istemeye hakkımın olmadığını biliyorum. Hiç kimseyi buna zorlamak gibi bir kaygım da yok. Belki bu yazı sonrasında, sorunla ilgilenen birilerinden daha farklı ve etkili öneriler de gelebilir. Bu anlamda yazacaklarımın, bir duyarlılığın oluşması ve konuya ilişkin bir tartışmanın başlayabilmesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla aşağıdaki satırlar, kendisi radyasyonlu okullarda çalışmak için kurstan geçmiş birinin, edindiği bilgiler üzerine araştırma ve düşünmelerine dayanan bir zihin jimnastiği olarak da okunabilir ve okunmalıdır.
Buradan hareketle başlığa ve konuya ilişkin düşünce ve önerilere dönelim:
Eğitim ve öğretme etiğinin de önemli bir ilkesi olması gerektiğini düşündüğüm (ki buna şimdilik yeri olmadığı için girmeyeceğim. Bir başka yazıda ele alacağım), GNRK raporunun dile getirdiği “İhtiyat ilkesi” hem öğretmenler hem de veliler için temel hareket ve referans noktası olmalıdır. Yani “bir ajanın tamamıyla güvenli olduğu kanıtlanıncaya kadar o ajana karşı zararlıdır yaklaşımı yapılması gerektiği” anlayışıyla davranmalarıdır.
Buradan hareketle, veliler çocuklarını da bilgilendirerek, okul idarelerine başvurup çocuğunun akıllı tahta ve tablet bilgisayarların olduğu RF radyasyonlu sınıflara sokulmasını istemediğini belirtmelidir. Bu sözlü bir talep olmamalı aksine resmiyete dönüşen, hakkında resmi işlem yapılabilecek bir başvuru olmalıdır. Eğer zorlama yoluyla çocuklar sınıflara sokulur ve çocukta herhangi bir sağlık sorunu ortaya çıkarsa, maddi ve manevi ceza ve tazminat davalarıyla haklarını arama ve koruma yoluna gidilebilmelidir.
Benzeri bir durum öğretmenler için de söz konusudur. Öğretmenler tek tek ya da üye oldukları sendikalar aracılığıyla çalıştıkları okul idaresi başta olmak üzere, bağlı bulundukları ilçe ve il milli eğitim müdürlüklerine, radyasyonlu sınıflara girmek istemediklerini, doğacak tüm sorunlar karşısında maddi ve manevi ceza ve tazminat davası haklarının saklı kaldığını belirten başvurularını yapmalıdır. Eğer uykularından uyanmayı başarırlarsa sendikalar, hukuk komisyonlarını buna ilişkin olarak hemen harekete geçirmelidir.
Hatta her öğretmen, her ihtimale karşın, eğitim öğretim yılı başında tam teşekküllü ve güvenilir bir sağlık kuruluşunda check-up yaptırmalı, mevcut sağlık verilerini kayıt altına aldırmalıdır. Bu uygulama, radyasyonun etkilediği tüm organ ve sistemleri olabildiğince içerecek şekilde yapılmalı, sağlık profesyonellerinin önerdiği aralıklarla tekrarlanmalıdır.  Aynı işlem her bir öğrenci için de veliler tarafından yaptırılmalıdır. Bunun yanı sıra, öğretmenler, hiçbir öğrenciyi radyasyonlu sınıflara sokmak için zorlamamalıdır.
Öte yandan en basit önlem olarak:
- Akıllı tahtalar, eğer öğretmen için çok gerekliyse, ancak hiçbir tablet bilgisayarın açık olmadığı koşulda kullanılmalıdır.
- Öğrenciler dağıtılan tablet bilgisayarları alsalar da bunları asla sınıf ortamında kullanmamalıdır. Sorunu kavramayan arkadaşlarını uyarmalı ya da onlara sorunun vahametini anlatmalıdır. Öğrenciler bu sorunu yalnızca arkadaşlarına değil, aynı zamanda anne babalarına da aktarmalı, onlarla da paylaşmalıdır.
- Hiçbir öğrenci “annem babam en doğrusunu bilir” yaklaşımıyla hareket etmemelidir. Çünkü unutulmamalıdır ki, emeklilik yaşının kadınlarda 60, erkeklerde 65’e çıkarılıp çocuklarının “Mezarda Emekli”liğine sessiz kalanlar da anne babalardır. Sessizlikleriyle çocuklarını “Mezarda Emekli”liğe mahkûm edenler de onlardır.
- Bu sorun, günlük maişet derdiyle boğuşan velilere, salt anne babalara bırakılacak kadar basit bir sorun değildir. Veliler için de çocuklarının hayatı “Büyüklerimiz bilir!” denilerek, jinekolojiden nükleer enerjiye, eğitimden sağlığa, uluslararası siyasetten mimarlığa, vb. dek her şeyi bildiğini sanan, eser akıllı aklı evvellere ve onların karşısında el pençe divan duran zerzevatlara bırakılmayacak denli önemli olsa gerek. Çünkü öleni geri getirmek, RF radyasyonu nedeniyle hastalanan ve sakat kalanları sabahtan akşama iyileştirmek mümkün değildir.
Elbette karar velilerindir. Çocuklar öncelikle onlarındır. RF radyasyonlu sınıflarda ve okullarda eğitim görürken, yukarıda belirtilen bir dizi hastalığa yakalanabilecek, sakat kalabilecek, hatta yaşamını yitirebilecek çocuklar (Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne rağmen) üzerinde öncelikli tasarruf hakkına sahip olanlar, anne baba olmaları hasebiyle velilerdir. Çünkü çocukların sağlığı, kültürel gelişimi, eğitimi, vb. konularda koruyuculuk, geliştiricilik görevi olduğu yasalarda yazılı olan devletin, hükümetin, onları RF radyasyonlu sınıflara, okullara mahkûm etmeye hazırlandığı bir ülkede velilerin sorumluluk bilinciyle hareket etmelerini beklemekten başka, şimdilik, yapacak fazlaca bir şey yoktur.
Tabii bir de her şeyi Allah’a havale edip beklemek de tercih edilebilir. “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!” anlayışıyla davranılabilir. Bu durumda bir de bakmışsınız ki, her şeyi para üzerinden değerlendiren bir aklı evvel, “Eğitimi geliştirme faaliyetleri sırasında ölen öğrenci ve öğretmenler şehit, sakat kalanlar gazi sayılacaktır. Şehit olanların yakınlarına maddi yardım yapılacak ve her birinin yakınlarına şehitlik maaşı bağlanacaktır.” diyen bir yasa çıkartıvermiş. Allah’ın işi işte! Durduk yerde hem ölenlere cennetten yer, hem de harca harca bitmez para garanti… Bu zihniyeti içselleştirmiş ve bunu meşru görenlerin olduğu yerde de yok insan hayatı, yok çocukların, gençlerin sağlığı türünden sözler etmenin de herhangi bir hükmü kalmıyor zaten… “Allah devletimize milletimize zeval vermesin!” demekten gayrı… “Ölen”, pardon “şehit olan el kadar çocuk olsun! Yenisini yaparız! Köküne kibrit suyu dökülmedi ya…” dersiniz olur biter.
Sözün özü: Fatih Projesi kapsamında, her sınıfı, her okulu RF radyasyonlu alanlara dönüştürecek olan bu uygulamadan, “İnsan sağlığına zararsızdır. Hayati hiçbir risk unsuru yoktur!” hükmünü içerecek bir sonuç alınmadığı sürece vazgeçilmelidir. Buna ilişkin ölçümler, hem ulusal hem de uluslararası alanda güvenilirliği tartışma götürmeyecek, alanın uzmanı bilimsel kuruluşlara yaptırılmalıdır. Bu kuruluşların ölçüm sonuçları kamuoyuna açıklanıncaya dek bu projeden vazgeçilmeli, öğrenciler ve öğretmenler RF radyasyonlu sınıflara sokulmamalıdır. Öğretmenlerin ve öğrencilerin, Fatih Projesi kapsamında ve kendi rızaları alınmaksızın zorunlu deneğe dönüştürülmelerinin önüne geçilmelidir.
Son soru: Peki, “Kesin olarak zararlıdır!” hükmü çıkarsa ya da “Kesin olarak zararsız değildir!” hükmü verilemezse, yapılan bunca harcamanın, dağıtılan bunca rantın bedelini kim ödeyecektir? Bu bedel her kuruşuna dek hangi aklı evvele ve onun karşısında vecd içinde secde eden hangi zerzevatlara ödetilmelidir?  Yanıtınız… Yanıtınızı duyamadım Efendim! Daha yüksek sesle… Ve hep birlikte…






* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Doç. Dr. H. Haluk Erdem, Çağlar Boyunca Düşüncenin Sesi ve İzi, sf. 72,  Ses ve İz Yayınları, 2013.

Hiç yorum yok: